Serdar Turgut
12 Ağustos 2017 Cumartesi, 18:35:21
Serdar Turgut
Birthday blues

BELİRLİ yaşa gelmiş insanların yaş günü kutlaması yapmasının yasaklanması gerektiği önerimi bu yaş günümde tekrar düşündüm.
Amerika'da her yaş günümde, bir özel cenaze şirketinden "en güzel mezar" önerilerinin kendilerinde olduğunu ve "seçimimi bir an önce yapmam gerektiğini" söyleyen mektup ve broşür almamın da kaderin acımasız bir oyunu olduğunu düşünüyorum.
Mezarımın güzel ve pahalı olmasının bana ne yararı olabilir ki? Bu şirketi ziyaret edip patronuna bunu bir gün mutlaka sormayı planlıyorum.

*

Düşünsenize doğum günüm bu pozitif duygularla başladı.
Sonra her zaman gittiğim Dupont Circle'daki kahvecide, kendime bir doğum günü heyecanı hediye etmeye karar verdim.
İlerideki masada oturan, bana bakmayı bile komik bir fikir olarak düşünecek bir kadınla sohbet etmeyi kararlaştırdım.
Hayatın acımasızlığını iyi bildiğim için bu gibi durumlarda ne olur olmaz diye hep tedbirli davranırım.
Masaya yaklaşmadan önce takviye hapımı da aldım. Onu nedense hep yanımda taşıyorum.
Bazen cebimde unuttuğum bu mavi hap, toz haline dönüşüyor. Elimi cebime sokarsam bu mavi toza bulaşıyor.
Köpeğim bir gün elimi o haldeyken yaladı. Mahallede hamile olmayan sokak köpeği kalmadı.
Bu takviye hapı taşıma işine, başıma gelen tatsız bir olaydan sonra başlamıştım.
Yine "Nasıl olsa bana bakmaz" diye yanına yaklaştığım kadın, büyük ihtimalle acuzelerle sevişme fetişi olduğu için benimle yatmaya karar verdi.
Yanımda hap taşımaya bu olaydan sonra başladığım için, kadın bir acuzeyle birlikte olma fetişini ne yazık ki gerçekleştiremedi.
Hap taşımaya başladığımdan beri bu fetişe sahip kadınları hep arıyorum, ama galiba onların da sayısı hayli azalmış olmalı.
Son yaklaştığım kadın ise beni görünce ayağa kalkıp yerini verdi. "Aman olur mu, yapmayın, rica ederim" filan dedim, ama kadın, "Ben yaşlılara saygılı bir insanım, siz dinlenin" dedi.
Bu yaş günümün zirvesiydi; ondan sonra her şey aşağıya doğru gitti.

*

Kadının ayakta kalmasına hiç üzülmeden yaşlılığımın keyfini çıkardım; gazetemi okumaya başladım.
Kuzey Kore'nin artık New York'u, Washington'u vurmaya yetecek uzun menzilli füze ürettiği yazıyordu gazetede.
Birden beni mutlu etmemek üzere bir işyeri iç mutabakatına sahip olan Habertürk'ün beni neden buralara çalışmam için gönderdiğini anladım. Selçuk bu füze işini herkesten önce haber almış olmalıydı.
Çıktım kahveciden dışarıya ve "Günüm bundan daha kötü nasıl geçebilir ki" diye düşünerek yürüyordum ki "Bela geliyorum demez, geliverir" cümlesini haklı çıkaran bir şey daha oldu; telefonum çaldı. Arayan Selçuk Tepeli'ydi.
Bu, "Belki sevişiriz" diye yanına yaklaştığım kadının bana ihtiyar olduğum için yer vermesinden bile kötü bir olaydı.
Bir hafta önce onun hakkında lafı hiç çevirmeden "artık tamamen delirmiş olduğunu ve acilen tımarhaneye kapatılması gerektiğini" yazmıştım. Bu yazıma bir itirazının olduğunu söyledi.
Bunun tam da sabahtan beri berbat geçmekte olan yaş günüme denk gelmesi, başımda bir belanın dolaşmakta olduğunu gösteriyordu.
Lafa bu defa "İçki içiyorum abi" diyerek başladı. Bunun imkânsız olduğunu bile bile, "Galiba biraz normalleşiyorsun" dedim. İçki içmeyenlerle artık prensip itibarıyla görüşmeyeceğim; umarım Selçuk bir daha geçen hafta olduğu gibi ayıkken aramaz beni.
"Peki nedir itirazın, deli olduğuna mı yoksa tımarhaneye atılman gerektiğine mi?" diye sordum.
"Yok abi bu önerilerine katılıyorum, ama benim için daha da önemli olan senin benim mesajımdan alıntı yaparken Michel Foucault'un adını Focault diye yanlış yazmandı, sanki bu imkânsız yanlışı ben yapmışım gibi olmuş, buna itirazım var" dedi.
Deli olduğu için böyle şeyler onun için abartılı derecede önemli. Bir çılgınlık yapmasın diye bunu düzeltiyorum, ismi ben yanlış yazdım, Selçuk değil.
Bir dahaki yaş günümde ikimizden birinin hayatta olmayacağı gibi bir duygu var içimde.
Bunun Selçuk olması için önümüzdeki bir yıl içinde elimden gelen her şeyi yapacağım.

Paylaş
KÜNYE

Copyright © 2017 - Tüm hakları saklıdır. Habertürk Gazetecilik A.Ş.